Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?

23.05.2020 medyascope.tv

23 Mayıs 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zehra Lâl Şimşek hazırladı.

Merhaba, iyi günler.
Dün Kemal Can ile yaptığımız “Haftaya Bakış” yayınının en son bölümünde yeni partileri de konuştuk, izleyenler bilecektir ve orada yeni partilerin –tabii ki kastımız esas olarak Deva ve Gelecek partileriydi– tam olarak siyaset sahnesine henüz gelemediğini ele almıştık ve bunun üzerine ayrı bir yayında etraflıca konuşma sözü verdik.

Daha sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partisinin il başkanları ile yaptığı online toplantıda ettiği sözler medyaya yansıdı ve orada söyledikleri, benim söylediklerimi en azından bir anlamda tekzip etti. Ne dedi Erdoğan; öfkeli bir şekilde –ki bu yayının başlığını da onun için öfke olarak çektim– diyor ki: “Düşünün, başbakanlığım dönemimde görev verdiğim bazı kişiler, şimdi farklı bir şekilde bize saldırıyor. Yahu sen bakansın, atılan bir adımda Başbakan’ın onayı olmadan sen o adamı atabilir misin? Şimdi nasıl oluyor da o işleri, ‘Ben, ben, ben’… Ne beni yahu? Bir başbakan onayı vermeyecek, sen, sen kalkacaksın, adım atacaksın; bunu kime yutturuyorsun, böyle kalkıp YouTube’larda topladığınız adamlarla netice almanız mümkün değil” diyor ve sonra devam ediyor: “Bu milletin vicdanından her şey Allah'ın izniyle döner” diyor. Şimdi burada kastettiğinin Ali Babacan olduğu muhakkak. Çünkü Ali Babacan son dönem sakin bir şekilde, ana akım tabir edilen –ama artık ana akım özelliği kalmamış– medyaya çok fazla itibar etmiyor, özellikle YouTube kanallarında varlığını göstererek çok etkili birtakım çıkışlar yapıyor. Etkili olmasını Erdoğan'ın verdiği refleksten anlıyoruz. Erdoğan bayağı ciddi bir şekilde rahatsız olmuş, özellikle son verdiği söyleşiler ve bir de tabii 17 Mayıs'ta yayınlanan, 140journos’un hazırladığı, “Sakın kader deme” diye Ali Babacan'ın ve Deva Partisi’nin anlatıldığı bir belgesel var, yarım saati biraz aşkın herhalde — öyle hatırlıyorum. Ve 17 Mayıs’ta YouTube'a konulan bu belgesel şu âna kadar –ben YouTube’a yaklaşık 5-6 saat önce bakmıştım– bir milyon 368 bindi. Herhalde bir buçuk milyonu gün sonuna kadar aşacaktır. Bundan da Erdoğan'ın özel olarak rahatsız olduğu anlaşılıyor. Bayağı çalışılmış bir belgesel. Hatta Ankara’ya partinin kuruluş lansmanına gittiğimizde –parti 9 Mart'ta kurulmuştu, lansman 11 Mart’ taydı yanlış hatırlamıyorsam– belgeseli hazırlayanlar orada da çekim yapıyorlardı diye biliyorum.

Erdoğan’ın Babacan’a özel olarak öfkeli olmasının –tabii ki Ahmet Davutoğlu’ndan da hoşlanmıyor; onun da ayrı bir parti kurmasından hoşlanmıyor ama– bu son çıkışının özel olarak Babacan’ı hedef aldığı kesin ve esas konumuz tabii ki ekonomi. Ekonomi, çünkü Babacan düzenli bir şekilde, istikrarlı bir şekilde çıktığı yayınlarda Türkiye’yi çok ciddi bir ekonomik krizin beklediğini söylüyor. Bunu söylemek için herhalde tecrübe sahibi olmak gerekmiyor, ama uzun bir süre ekonominin başında birisi olarak söylüyor olması tabii çok daha çarpıcı oluyor. Ve kendi döneminde ekonominin iyi olduğunu anlatarak bir anlamda kendisini bir alternatif olarak konumlandırılıyor ve o nedenle de Erdoğan şunu söylemeye çalışıyor: “Senin döneminde ekonomi iyiydiyse, bu benim sayemde iyiydi”. Erdoğan’ın burada şikâyet ettiği, “Ben, ben, ben. Ne beni yahu?” derken aslında kendi benini koyuyor, yani sen değil ben diyor aslında. Şimdi bu Erdoğan’ın çıkışında ekonomi tabii esas önemli nokta, ama bir diğer nokta da YouTube. “YouTube’lardan topladığınız adamlar”. Şimdi gerek Davutoğlu gerekse Ali Babacan, uzun bir süredir çok sınırlı sayıda –Fox TV, Halk TV, Tele1 gibi– belli kanallarda yer bulabiliyorlar. Onun dışında esas olarak sosyal medyada kendilerine yer buluyorlar. Ve bu anlamda baktığımızda Ali Babacan'ın bariz bir şekilde çok daha etkili olduğunu görüyoruz. Mesela bizim kendisi ile lansman toplantısında yaptığımız yayın, bizim ortalamamızın üzerinde –250 bini aşkın– bir şekilde izlenmişti. Diğer yerlere bakıyorum, 100 binin altında çok az şey var. Bir de ayrıca bildiğim kadarıyla, kendileri de o yayınları partilerinin sosyal medya hesaplarından ayrıca yayınlıyorlar. Oradan da bayağı bir izlenme olduğunu görüyoruz, duyuyoruz. Bir diğer husus da tabii; oralarda belli bir ilgiyi bulmanın dışında, oralarda söylediklerinin dolaşıma girip girmemesi meselesi. En son Babacan olayında; Babacan Karar TV’ye çıktığında Devlet Bahçeli üzerine söyledikleri bu şekilde bir etki yarattı, bayağı bir gündeme girdi ve Bahçeli ve MHP’liler hemen cevap verdiler vs.. Aynı şekilde gündem de belirleyebiliyor, böyle bir yönü var. Burada tabii bir dram sözkonusu; hatta dramdan çok trajediye doğru dönüşüyor. Ülkenin medyasının neredeyse yüzde doksanını elinin altına almış olan, egemenliği altında olan bir Cumhurbaşkanı –ülkeyi tek adam olarak yönettiğini varsayıyoruz–; ama birileri, kendisinin içinden kopmuş birileri, bütün medya imkânsızlıklarına rağmen, yavaş yavaş, sessiz ve derinden diyebiliriz –Davutoğlu biraz daha gürültülü oluyor, ama esas olarak Babacan'a baktığımızda–, sessiz ve derinden bir şekilde sınırlı medya imkânlarıyla ve bu sınırlı medya imkânlarını iyi kullanarak etkili bir şekilde Erdoğan'ın karşısına çıkıyorlar. Esas öfkenin nedenlerinden birisi de bence bu; yani bu kadar büyük bir güç sahibi olup istediği zaman, istediği yere, televizyona çıkabilen, her şeyi yapabilen; devletin imkânları, partisinin imkânları, kendisinin imkânları ile beraber baktığımız bir Erdoğan söz konusu. Ve bu Erdoğan karşısına; medyaya ulaşmasına izin vermediği, bütün kapılarını kapattığı kişilerin; kenarlardan köşelerden, ama aslında çağın ruhunu gerçekten yansıtan mecralarda çok etkili bir şekilde çıktığını görüyoruz. Birazcık Türk filmlerindeki yoksul genç adam olayına benziyor. Hani vardır, bizim kuşaklar daha iyi bilir; zengin fabrikatör engellemek için elinden geleni yapar, ama yoksul genç adam başarılı olur ve bir ihtimal de patronun kızını kendisine âşık eder.

Burada sorun tabii ki Erdoğan'ın kendi tabanını, seçmenini, kadrolarını bu yeni partilere kaptırma endişesi. Zaten bu konuşmayı il başkanlarının olduğu bir ortamda yapıyor olması da bu anlamda manidar. Belli ki bütün salgın koşullarına rağmen; Deva da Gelecek de Türkiye'de örgütlenmelerini sürdürüyorlar, faaliyetlerini sürdürüyorlar. Ve bunu yaparken de bazı eski Ak Parti kadrolarını da yanlarına çekebiliyorlar ve büyük bir ihtimalle de Erdoğan buralardan gelen raporları okuyordur, takip ediyordur. Ve il başkanları, teşkilat da Erdoğan'a sürekli bu konuda; gerek Deva’nın gerek Gelecek Partisi’nin nasıl bir örgütlenme içerisinde olduğunu da söylüyordur. İşler çok iyi gitmiyor, aslında hiç iyi gitmiyor ve burada benim ısrarla söylediğim bir husus vardı: Gerek Gelecek gerek Deva partileri doğrudan Erdoğan’ı karşılarına almadıklarını müddetçe hep belli bir sınırda kalacaklar. Bu fikrimden vazgeçmiş değilim; ama burada onların yapmadığını Erdoğan yapıyor. Erdoğan onlara, kendisini karşılarına alma fırsatı veriyor. Ve bence çok stratejik bir yanlış yapıyor; burada tepki veren taraf Erdoğan, buna karşılık Erdoğan'a Babacan'ın ya da Davutoğlu'nun ya da diğer kopanların cevap vermeleri artık bir yerden sonra çok fazla gerekmiyor; çünkü anlaşılan Erdoğan bu konuda onların reklamını –onları kötülemek isterken, onlara saldırırken–  yapmaya devam edecek. Öyle gözüküyor. Bu konuda daha önceki yayınlarda söylemiş olduğumu hatırlıyorum –hangi yayın olduğunu şu anda bilmiyorum ama– bir örnek vardır; Ateş İlyas Başsoy’un yıllar önce Antalya'da, Mustafa Akaydın, profesör rektördü, CHP'den Antalya Belediye başkan adayı olduğu kampanyayı yürüten kişi, halkla ilişkiler uzmanı, reklamcı; o daha sonra bunu kitaplaştırılmıştı. Orada şöyle bir şey söylüyor: Çok zor –iktidar, o zaman Erdoğan başbakan– Menderes Türel’i yenmek çok zor, çok uğraşıyorlar, çok çabalıyorlar. Ama özellikle de aday gerçekten moralsiz, kazanabileceğini düşünmüyor. Ama bir gün Erdoğan –bunlar bu arada kampanya boyunca yeni üniversiteler vaat ediyorlar, bilboardlar asıyorlar vs. CHP’nin adayı Akaydın kendisi de rektör olduğu için yeni üniversite vaatleriyle çıkıyor– Erdoğan bir gün Ankara'da seçim kampanyası sırasında: “Ey hoca!” diyerek Mustafa Akaydın'a yükleniyor ve diyor ki: “Sen o parayı nereden bulacaksın? O üniversiteleri nereden açacaksın?” Kitabın en çarpıcı bölümlerinden birisiydi bu — herhalde kampanyanın da öyle. Bunun üzerine Ateş İlyas Başsoy hemen Mustafa Akaydın'a diyor ki: “Biz bu seçimi kazandık.” “Nasıl kazandık?” diye sorulunca da: “Erdoğan bizi muhatap aldı, bize Ankara'dan cevap yetiştirdi; demek ki işler iyi gidiyor” diyor.

Bunun bir benzerini 31 Mart öncesinde Meral Akşener’de yaşadık. Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Meral Akşener’i çok fazla muhatap almadı. Orada Muharrem İnce ile bir tür oynadı –diyeyim hadi, kibar bir şekilde– ve Meral Akşener’i hiç muhatap almadı. Ama 31 Mart öncesinde Meral Akşener’i de hedefine aldığını gördük. Çünkü Meral Akşener'in varlığının, İyi Parti’nin CHP adaylarını desteklemesinin İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde kendisinin aleyhine çalışacağını anlamıştı ve o suskunluğunu bozdu. Suskunluğunu bozdu da ne oldu? Hiçbir şeyi tersine çeviremedi. Orada işte, reaktif oluğu zaman, tepki verdiği zaman; anlıyoruz ki Erdoğan’da işler iyi gitmiyor. Çünkü benim bildiğim Erdoğan, ta İstanbul Refah Partisi İl başkanlığından beri çok düzenli, sistemli bir şekilde birbirinden farklı kamuoyu araştırmaları yaptırır. Seçmenin, kamuoyunun nabzını sürekli ölçmeye çalışır ve ona göre stratejiler geliştirir. Eskiden belli bir tarihe kadar genellikle ekibi de çok güçlü olduğu için ve onlar da bir tür kolektif akıl yarattığı için bu nabzı ölçüp, ona göre politikalar belirlemede çok daha mahirdi. Ama bir süredir Erdoğan'ın o eski maharetinden çok ciddi bir şekilde uzaklaştığını düşünüyorum şahsen. Burada ekibinin zayıflamasının da bir yönü var, ama esas olarak artık fazla kendi iktidarını korumaya odaklı bir şekilde, kendini tehdit altında hissederek siyaset yapması ve artık belirleyen değil belirlenen bir siyasetçi olması. İşte bu son olay da bunu gösteriyor, yani sonuçta YouTube'da yapılan bazı yayınlardan dolayı bir tedirginliğe kapılıyor, rakamları görüyor ve buradan bir şey çıkabileceği endişesini taşıyor — ki o endişe çok da haksız olmayabilir. Özellikle Türkiye'nin ekonomik anlamda çok ciddi sıkıntıların içerisinden geçtiğini ve salgın sonrasında bunların çok daha fazla ortaya çıkacağını varsayarsak –ki varsayımlar bunun üzerine– burada Ali Babacan sakin kişiliğiyle, bunları halledebilme iddiasıyla sahiden Erdoğan'ı tehdit edebilir ve bunun bir anlamda doğurduğu bir öfke söz konusu.

Davutoğlu’na karşı öfkesinin ikinci planda olduğu kanısındayım; buna –sosyal medyadaki reytinglere diyelim– baktığımda, Davutoğlu Ali Babacan kadar etkili gözükmüyor, ama Davutoğlu'nun bir başka özelliği var. Davutoğlu siyasî anlamada çok deneyimli ve birikimli bir isim ve siyasî konularda Erdoğan'ı rahatsız edebilecek bir potansiyele sahip.
Aslına o alan Erdoğan için daha tercih edilebilir bir alan olabilir; çünkü Erdoğan siyaset konusunda kesinlikle Davutoğlu’ndan çok daha deneyimli. Davutoğlu’nun hep bir akademik yönü olduğu için siyasette hep bir yere kadar gidip, ötesine geçememe gibi bir sorun yaşayabiliyor; ama Erdoğan daha ilk lise yıllarından beri siyasetin içerisinde, kaba tabirle “sokak siyaseti”nin içerisinde olduğu için o anlamda biraz daha avantajlı olabilir. Ama dünkü yayında da bahsettiğimiz gibi, AKİT TV'nin Davutoğlu'na yapmaya çalıştığı ve sonunda ellerine yüzlerine bulaştırdığı olayda da görüldüğü gibi; Erdoğan’ın elinde çok geniş imkânlar var, o kadar köşe yazarı, televizyon programcısı, soru soran, vs. yapan, internet sitesi sahibi, yazarı, şusu, busu hepsini toplasanız etkili bir kişi bile etmiyor. Gerçekten açık açık bunu söylemek lâzım; hiçbir şekilde etmiyor! Ne hoşlanmadığı insanı köşeye sıkıştırmada işe yarıyor, ne de hoşlandığı insanı parlatmada. Mesela, hatırlayalım, 31 Mart öncesi kanal kanal dolaştı Erdoğan, her kanalda farklı farklı insanlar karşısına çıktılar ve bu yayınların hiçbirisi kamuoyunda bir heyecan, ilgi vs. uyandırmadı. Neden? Çünkü birincisi: İnsanlar korkuyor, Erdoğan'la bir gazeteci-siyasetçi ilişkisi kurmuyorlar. Bir tâbiyet ilişkisi kuruyorlar, ona tâbi oluyorlar, doğru dürüst soru sormuyorlar. Doğru dürüst soru sormayınca da doğru dürüst cevap gelmiyor ve sonuçta herkes mutlu ayrılıyor, ama bunun hiçbir şeye yaramadığı gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Öteki tarafta ise birileri çok daha mütevazı imkânlarla, bir yerlerde seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ve bir bakıyorsunuz; Türkiye’nin gündemini pekâlâ belirleyebilmiş. İşte bu, dramın da ötesinde trajedi ve zamanında kendisi de böyle bir süreçten geçtiği için Erdoğan’ın bunu çok iyi biliyor olması lâzım. Aslında birtakım hareketler; genellikle yokluklardan, imkânsızlıklardan, kısıtlamalardan ve baskılardan daha fazla ortaya çıkabiliyorlar. Tıpkı zamanında Refah Partisi ama esas olarak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çıktığı gibi. Şimdi işte, öfkenin en önemli nedeni bu. Şu anda kamuoyu yoklamaları; ne Deva’ya ne Gelecek’e çok yüksek puanlar atfetmiyorlar. Ama buradaki temel husus –Kemal'le yayında da söylemiştik, tekrar onu söyleyeyim– Erdoğan'ın hâlâ siyasette etkin olduğu, belirleyici olduğu duygusu tam olarak kırılmadığı için insanlar isteseler de yeni partilere pek yönelmiyorlar; biraz korku, biraz kaygı, biraz da hani Erdoğan’ın yerini tam dolduramazlar o zaman biz sahipsiz kalırız duygusu var. Ama dünkü gibi çıkışlar yapmaya devam ederse, Erdoğan, bu yeni partilerin –hem Deva’nın hem de Gelecek’in– önünü ciddi bir şekilde açacak demektir. Ve anladığım kadarıyla da bunun dışında bir politika geliştirme, stratejisi geliştirme imkânı çok fazla yok. Çevresindekiler de onu bu konuda tam besleyebilen kadrolar olmaktan çıkmışlar gibi gözüküyor.

Bitirmeden bir şeyi vurgulamak istiyorum; çok rahatsız olduğum bir hususu söylemek istiyorum. Dün Davutoğlu yayınını yaparken, yine aynı burada yaparken, yayın iyi başladı; ama sonra ne olduysa internet bağlantısından dolayı –elimizde olmayan nedenlerden– görüntüde sorunlar yaşandı. Ama seste çok şükür bir sorun olmadı. Ama önemli bir yayındı ve elimizde olmayan nedenlerden dolayı bunu yaptık, koyduk ve ondan sonra birtakım –eleştiri demeyeceğim artık buna– “Gencecik youtuber’lar da yapıyor” falan gibi lâflara muhatap oldum. Artık bu yaşa gelmiş birisi olarak, gerçekten bu lâfların, bu tür şeylerin rahatsız edici olduğunu özellikle söylemek istiyorum. Deminden beri yaptığım, söylediğim şeylerde anlatmaya çalıştığım şu: Bu mecralar çok önemli mecralar ve bu mecralarda insanlar zorluklarla bir şeyler yapıyorlar, yapmaya çalışıyorlar. Engeller nedeniyle bu mecralar daha fazla ilgi görüyor ve imkânlar da kısıtlı ve bir yerden sonra da internet servis sağlayıcısına mahkûmsunuz. Bu kadar acımasız olmamak gerekir. İnsanlar gerçekten doğru habere, özgün yoruma ulaşmak istiyorlarsa, bunu yapmaya çalışan kişilere, kurumlara sahip çıksınlar, anlayışlı olsunlar derim. Bunu kişisel bir rica olarak almanızı diliyorum. Bu kadar, en ufak bir şeyde, işte “Gencecik youtuber’lar da yapıyor” vs. gibi lâflar… bunun bizimle alâkası yok; bunun bambaşka nedenleri var. Bizim yüzümüzden de olabilir, gerçekten yanlış da yapmış olabiliriz. Ama buradaki iyi niyeti, gazeteci sorumluluğunu, kamuya yönelik gazeteci sorumluluğumuzu insanların kabul etmesi gerekir. Burada profesyonel bir –tabii ki gazetecilik olarak profesyonel bir şey yapıyoruz– ama özellikle vurgulamak istiyorum ki bu iş aslında normal şartlarda yapılacak bir iş değil; bunu özellikle vurgulamak istiyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.07.2020 Çoklu Diyanet
01.07.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: Ne oldu? Neden oldu? Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek & Ruşen Çakır tartışıyor
30.06.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: İlan edilmiş bir ölümün güncesi
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
28.06.2020 Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?
26.06.2020 Erdoğan ve AK Parti’nin iktidar serüveni: Hatem Ete ile söyleşi
26.06.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (20): İmamoğlu'nun bir yılı, Kaftancıoğlu'na hapis cezası, Mümtaz'er Türköne olayı, Savunma Yürüyüşü, gazeteci yargılamaları
25.06.2020 Kılını kıpırdatmadan muhalefet
24.06.2020 Türkiye-Mısır: Bitmeyen kavga
23.06.2020 İmamoğlu’nun bir yılı: Beklentiler ve yaşananlar
01.07.2020 Çoklu Diyanet
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı